gidiyorum ben..
hoşçakal
ve eve gittiğimde mutfak tertemizdi. bulaşıklar yerleştirilmiş, makine çalıştırılmış. insafa geldi köpek!
bunun bir tatil sonrası yazısı olması gerekiyordu ama cinnet yazısı oldu. sekiz günlük mükemmel tatilimize düşen gölge neydi? neydi beni gece gece bu kadar çıldırtan şey. az sonra..
12:00 de evdeydik. zile bastık, kapı açıldı. göz yanması, kesif bir idrar kokusu, içerisi sanki sisli! bizimki durumdan bihaber sırıtıyor karşımızda. hemen yatak odasına yöneldik. yatakta kaka ve çiş, kedi tuvaletinden çizgi filmlerdeki gibi duman çıkıyor. içi tamamen ıslak ve kakalı. sorsan sadece dün temizlememiş. boğazına sarılmamak için kendimi çok zor tuttum. ama çok bağırdım. gece gece.
oradan mutfağa! aman allahım tezgah hınca hınç dolu. bir de demen mi ben çok topladım biraz da siz toplayın.
isterdim ki biraz vicdanı olsun ve desin ki annem gelince güzel görsün, mutlu olsun. utanma duygusu yok! vicdan sıfır! artık yetkin olmuştur derken ters köşe olduk iyi mi!
söyleyeceklerim bu kadar hakim bey!
az önce bitirdim diziyi, masumiyet müzesi. yıllar önce okumuş ve sonrasında da müzeyi ziyaret etmiş biri olarak diziyi duyduğumda demediğimi bırakmamıştım doğrusu. öyle bir kitap nasıl dizi olurdu. böyle manyakça bir aşk nasıl anlatılırdı? münkün değil dedim ya batıracaklar..
ama o zaman nasıl etkilendiysem müze ve kitaptan, diziden de o kadar etkilendim. dönemi çok iyi anlatmış, kostümler, saçlar, makyaj her sey şahane. devrin zenginlerinin yaşamıyla sıradan insanlar arasındaki koca uçurum, müzikler. ama hepsi bir yana kemal bir yana. ey selahattin paşalı; sen nasıl bir adamsın da ben her bakışında, her gülüşünde aşkını gördüm, acını hissettim, hüznünü yaşadım, zevki tattım. bana göre son yılların en iyisi. sadece onu izlemek için bile seyredilir doğrusu.
ve işte yıllar önceki paylaşımım;
nereden başlasam. çok mutlu ve şaşkınım. aylar önce okuduğum masumiyet müzesi ete kemiğe büründü geçen hafta. ve ben bugün oradaydım, az önce. yoğunken yazmalı duyguları, küllenmeden.
cahitim berkayım,
seni dinlerken şimdi ada vapuruna koşarak yetiştim. kenarda az kişinin olduğu yeri gözüme kestirdim. hareket etti şimdi vapur, ağır ağır . hava parlak, gökyüzü ve deniz birbirine karışmış. hızlandık işte, köpükler coştu, saçlarım her yerimde, ellemiyorum hiç. hah, martılar da geldi işte, simit var ellerde kaçar mı? elimde mavi sony teybim, tabi ki içinde sen.. 20'li yaşlarındaki ben işte, biliyorsun, duygularım hep maksimumda. acıyı da sevinci de dibine kadar.. mutluluk içimden taşıyor, çevremdekilere bulaşıyor, onlarınki de bana. ada yolcuları mutludur hep bence, giderken de dönerken de. seni paylaşıyorum vapurla zira "yarin gül yanağından gayrı her şey paylaşılır dünyada". güneş de rüzgar da bırakmıyor hiç peşimi. bir sigara yakıyorum manzaraya, onu da rüzgarla paylaşıyorum :) üzerimde mavi gömleğim. deniz, gökyüzü ve gömleğim birbirine karışmış. dönerken çok yorgun olacağım biliyorum, bacaklarım pedal çevirmekten bitmiş, yanaklarım güneşten cayır cayır yanmış olacak, suratım attığım kahkahalardan memnun. çok yorgun ama çok mutlu döneceğim biliyorum. elimde mavi teybim içinde sen
Gösteri 1974’te Napoli’de gerçekleşmişti. Abramović, önünde 72 nesnenin bulunduğu bir masada ayakta duruyor ve seyircisinden masaya koyduğu nesnelerden herhangi birini onun üzerinde denemelerini istiyordu. Masadaki objeler arasında gül, tüy, parfüm, bal, ekmek, üzüm, şarap, makas, neşter, çiviler, metal çubuk ve mermi yüklü bir silah vardı. Performans, altı saatin sonunda tam anlamıyla kan ve ter içinde sonlandı. Abramović’in daha sonra açıkladığı gibi: “Öğrendiğim şey şuydu… eğer kendinizi izleyiciye bırakırsanız sizi öldürebilirler.”