Pazar, Mayıs 09, 2010

anneler günüsü...:)



benim biricik annem ve biricik ablam. anneler gününüz kutlu olsun. aranıa bir üçüncü anne olarak girmeyi çok isterdim ama... ikinizi de çok seviyorum. anne olmak nasıl bişey bilmiyorum ama anneme beni yetiştirdiği için çok teşekkür ediyorum. anneciğim seni çok seviyrum. ve elbette annem yarısı, aynı zamanda beni anne yarısı yapan kadın...
seni çok seviyorum. anneler günün kutlu olsun. umarım o zilli yanağına benim için de kocaman bir öpücük kondurur. seni çok seviyorum

Cuma, Mayıs 07, 2010

merhaba nick!


artık luli yok! sabah kasif dora, en mutlu suratıyla ve hiç kıpırdamadan, akşam -akşam dediğim de 10'dan sonra- önce avatar, ki dünyayı kurtarmaya çalışan ve de su, ateş, hava, toprak bükebilen kel kafalı sevimli kahramandır kendisi, izleniyor.
-hadi annecik kapat gözlerini
-avatar bitsin
iyi, tamam. 10:30 ginger başlıyor! bu sevimli ortaokul örğencisi erkek kardeşi ve annesiyle yaşayan, iki kankisi olan, okulda başarılı, ergenliğin başlarında, durgun bir hayatı var. aşk hayatı da var elbette. kuzu doğana kadar ben de zevkle izliyordum, belirteyim!
-hadi annecik kapat gözlerini
-ginger bitsin
iyi, tamam. 11:00 hey arnold başlıyor! resminden de görüleceği üzere pek bir tatlı. yumuşak, hırsları olmayan, sakin, anlayışlı, akıllı bir tip. onların da okul ve mahallede geçen bir hayatları var. ginger'in tersine arnold aşık değil, ona aşık biri var, platonik, helga! ancak kuzu helga'yı arnold'un kardeşi bellemiş, ikisi de sarışın olduğundan sanırım. bu da eskiden izlediklerimdendi!
koca kara gözler arnold'un sonunu pek getiremiyor, şükür! peki henüz 2,5 yaşındasın bunlardan ne anlıyorsun? neyse neyse, winx, selena, bez bebek ... izleme de bunlara razıyım, cidden. en azından çok huzurlu, sakin ve bizdenler (avatar hariiiç)

Perşembe, Mayıs 06, 2010

işte kanıtı...

dude-kuzu


bir sevinç, bir mutluluk
bir neşe!
hazırlanma, saçlarını bağlatma
hepsi bu miniş dude hanım için!
sonrası öpme, sevme fasılları
herkesi de öpmez haa!
tam teçhizatlı cevat kelle (bendeniz)
kahkahalar eşliğinde giydirip getirdim onları, tatatataaam
sude rekor kırdı; 5,5 köfte!
annesi yapmayı bilmiyor, çocuk ne yapsın!
kendilerince bir oyun da geliştirdiler hemen; çatal devirme!
o da neyse, biz hiç anlayamadık ama onlar çok eğlendi!
bizi tanıyan be bu tiplere bakanlar, küçük fatoş ve küçük banu lafını yapıştırır!
naylllon öyle değil mi?
birileri eksik galiba!
kızlaar, çok tatlısınız. sizi nasıl ısırsam, yesem!
bu eğlence bana en çok da kuzuya bir arkadaş gerektiğini farkettirdi. biz, ev, park yetmiyor ona. tamam çok eğleniyoruz, mutluyuz. ama kendi gibi birini arıyor işte. okullu olma zamanı geldi sanırım, ya da bir kardeş. bunu söylemek değil düşünmek bile çok zor. ama sanırım düşünmeli!

sana kırrmızı çook yakışıyooor

işşşte kıymızı gözlüklerrr
bol bol eğlence, gülmece, koşmaca, kaymaca
kocaman simiti mideye indirmece!
babası kılıklı, dışarda ne bulsa yer. yeter ki evde yemesin. dün akşam görkem'e yaptığım sandviçe burun bükerken, babasının dışardan söylediği ekmek arası kaşar salama nasıl da yumuldu. babası zevkten dört köşe, "bana çekmiş"
haa evde yemek de vardı, beylerin canı istemedi!
bazen başka türlü bir kudurma geliyor!
nereye hoplasam zıplasam modunda, gece geç saatlerde
bu kudurukluk dışarıda da pek çok kez vuku buluyor! burası alışveriş merkezi'nin kocaman bir kolonu ve biz rahat 15-20 dakika etrafında koşturduk. onu bulduğum anda kıkır kıkır! tuhaf bakışlarla karşılaşmadım değil. olsun, mutluyduk!

Pazartesi, Mayıs 03, 2010

kuzum

yorgunluktan uyuyakaldığı nadir anlardan...
deniz kızlı bir terlik beğendi, denedik;
-hımmm, bu sana biraz küçük gelecek sanırım
-ama ben de küçüküm!
aklıma hemen ilkokulda 23 nisan için almaya gittiğimiz beyaz fiyonklu ayakkabı geldi. o kadar hoşuma gitmişti ki! ayağımı sıktığını söylersem almayacaktı annem, biliyordum. çok rahat demiştim bu yüzden. o güne ait fotoğrafımda öyle bir yampiri durmuşum ki, dün gibi aklımda zaten ayağıma nasıl vurduğu!

kitap okurken yanımda duran ayraçlarımı kapıp gitti! birini sen al diğerini bana getir olur mu dedim, 2 dakika sonra yanıma ikisiyle birden geldi;
-bunlardan birini seçebilirsin! bu senin ödülün!

Perşembe, Nisan 22, 2010

güle güle atlıkarınca...

havuzlarını temizlerken atlıkarıncanın öldüğünü farkettim. bir anda tüm düşünceler kafamda uçuştu. nasıl açıklamalıydım? ölüm!
-annecik atlıkarınca ölmüş, bir daha geri gelmeyecek
-atlıkarınca ölmüs mü? bi daha geri gelmicek mi? gelicek!
-hayır annecik, onu toprağa gömücez, bir daha da gelmeyecek
ne zordu, bu diyalog çoook uzun sürdü çünkü. tam olarak doğru yaptığımdan emin olamadığımdan, atlıkarıncayı bir kenara koyup hemen araştırmaya giriştim. haluk yavuzer, ki elimdeki kitaplarından çoook faydalanmışımdır, bu konuya hiç değinmemişti. ben de hemeen tadeşime başvurdum. yapılan detaylı araştırmalar sonucu olaya doğru yaklaştığım, çocuğun ölüm kavramıyla tanışmasının bir evcil hayvanla olmasının daha iyi olduğu ve hatta mümkünse ona bir cenaze töreni yapmamız gerektiği öğrenildi. yaptık, onu toprağa gömdük, kapıdaki çiçeğin dibine :) napalım, orası müsaitti. gömerken
-anne, atlıkarınca artık orada mı yaşayacak?
diye sorarken yine kalakaldım, acaba orada da yaşayacak mıydı?
ve bir sorun daha vardı;
-tosbik tek başına sıkılır, arkadaşı gitti!
-sen ona arkadaş olursun annecik
gidenin yerine hemen yenisini de almamak lazım(mış). onun yerinin dolmayacağı anlaşılsın diye. işte böyle  bir ilk daha...

ve bu gece, yatağımıza aldım mızırdanınca seni kuzum. oku da ileride de aynısını yap diye yazıyorum. yatakta bir sürü yer varken, koynumun içlerine doğru sokulup, elini boynuma, yanağıma atıp, okşayarak uyudun. ve ben yüreğimin yağları erirken, öyle çok mutlu oldum ve öyle çok şükrettim ki tanrıya, ben de sana sarıldım, öptüm, kokladım  :)))

Çarşamba, Nisan 21, 2010

...

müzik dinlerken burnu kokularla dolup, yüreği kapanmayan bavul gibi içine sığamayan, söyleyecek bir sürü şeyi koşarak gelirken, kelimeleri bir bir yutan, dumanlara sığınan kadın...

şipşak

elinde telefonum;
-gülümse!
- :)
-fotoğrafını çekiyorum!
- :))
-internete koyucam!
- :)))
-bakiim, çok güzel olmuş!
- :))))