Pazartesi, Eylül 13, 2010

eylül

akşama doğru azalınca yağmur
kız kulesi ve adalar
ah burda olsan
çok güzel hala
istanbul'da sonbahar

ne de olsa EYLÜL ayı!!!
fotoğraf zeynep'ten. ellerine sağlık...


Çarşamba, Eylül 08, 2010

bayram hediyem :)

bir çocuk; kocaman bir kafa, altına uzun bacaklar, bacakların ucunda yuvarlak ayakkabılar. kafadan çıkan iki kol. iki nokta halinde gözler, çizik çizik saçlar ve mutlaka mutlu bir ağız. öyle içerlerden gelen bir sevinç ki yaşadığım! her seferinde, her yeni olayda. küçükken çok istediğimiz birşeye kavuşunca sığmazdı ya yüreğimiz göğsümüze, nefes alamazdık, işte tam ondan. dün akşam ilk anlaşılır resmini çizdi benim kuzum. ve ben her parçasını çizdiğinde öptüm, sarıldım, mıncıkladım, ciyakladım. çok mu abarttım! hayır hiç de değil. o benim mucizem...

bayram hediyemi aldım!
herkese çoook mutlu, çoook  huzurlu bir bayram dilerim :)))

Salı, Eylül 07, 2010

o biir meraklı minik!

dergi yine çok ama çok güzel. renkler, resimler, oyunlar, etiketler.ben her ay heyecanla bekliyorum. poşetten çıkarırkenki hale bakılınca kuzunun da nasıl beklediği anlaşılır. en fena kısmı aynı oyunu peşpeşe oynamak istemesi. bir yerden sonra insana fenalık geliyor tabi. hey meraklı minik ekibi, buna da bir çare bulunabilirse seviniriz, en azından emre ve ben :)

Cuma, Eylül 03, 2010

benekli faremi gördünüz mü?

o kadar gezintiden eli boş dönülmezdi elbette. yapı kredi yayınlarının taksim mağazasına bir uğrayalım dedik. ve bu güzel mi güzel kitabı seçtik. gerçi hepsi güzeldi ama...
 kuzuma alacağım kitabı mutlaka okurum. hikaye iyi mi, anlaşılır mı, saçma sapan cümleler var mı. öyle şeylerle karşılaşıyorum ki, kitabı yazanı bırak basana şaşırıyorum. neyse kitabımıza dönelim. orada okurken öyle hoşlandım ki, hikaye çok güzel. hele resimler! yazar aynı zamanda kitabın çizeri. renklere, karakterlere bayıldım. bir tane de yedek almalı aslında saklamak için, ne de olsa akıbetini az çok tahmin edebiliyorum :)
bizimki kitaba bayıldı, gülücüklerle dinledi, inceledi. ve bir süre sonraaa ilk yaramıza merhaba dedik! salıncaktan düştü. aman ne ağlama, ne sızlanma. biraz sürtünme ve biraz da kanama var. sanırsın oluk oluk kan akıyor. kanı gördükçe kendinden geçiyor. çok ama çook uzun bir süre susturamadık biz bu kızı ( ızdırap dolu zamanlar insana daha da uzun gelir ya). üç kişi ne yaptıysak olmadı. terden, ağlamaktan bitap düştü, susmaz.  figen'in beyninde yanan ampul hayatımızı kurtardı.
-şu masayı boyasak ya!
öylesine ortaya atılmış bir fikir gibi görünse de;
-aaa bende ahşap boyaları vardı,
diyen ben hemen kilere koşup -sanırım 5 yıl önce almıştım, hiçbirşeyi atmamak lazım- boyaları kaptım. bir de bakarım ki hepsi sapasağlam veee  renkleri  kuzumun yeni odası için seçtiğim tüllerle aynı. nasıl sevindirik oldum :) kaptık fırçayı, kuzu da geçti başına masanın. boyarken acısını  unuttu, ortaya da harika bir eser çıktı.
 bitmiş halinin fotoğraflarına şu an ulaşılamıyor, daha sonra tekrar deneyiniz :)

Perşembe, Eylül 02, 2010

kaçamak son!


yukarıdaki araç aynı zamanda denizde de gidebiliyormuş. arkasında altta bir pervane var. hepsi iyi hoş da, içeri giren sular ne oluyor acep :)

ve gelelim denizaltıyaaa. kocaman görünüyor ama içi öyle sıkıcı, öyle bunaltıcı ki ruhum daraldı. bir ara çıkmak istedim, ter döktüm. sonra "kendine gel fatoş" dedim, şimdi çıkarsan bir daha giremezsin. sakinleştim tabi. küçük küçük kapılardan koridorlar geçiyorsun. herşey minnacık. yataklar raf gibi. gözün gördüğü her yerde düğmelr, aletler var. ondan da daralıyor insan. 200m dalabiliyormuş emekliye ayrılmadan önce bu 100m'lik koca şey. bir gitti mi en az 20-25 gün denizde olurmuş, dünya yüzü görmeden. periskop tepede bir yerde. zaten ona sürekli bakıldığı falan da yok. sonar cihazıyla gidiliyor tüm yol. okyanusta deli gibi dalgalar da olsa,  dipteyken hiçbirşey hissedilmeden yolculuğa devam. aralıklarla yüzeye çıkılıp oksijen depolanıyor. çok acayipti, çok...

günün anısına biz de birşeyler karaladık herhalde

sonrası malum :)

maksat arayı açmamak,  mekanlara kendini unutturmamak :))
kuzumun dediği gibi;
-teyzem gitmese, hep bizimle yaşasa!
keşkeee.......... 

kaçamak devam...




ve migros'un ilk halleri. değişmiş mi???
zeytinyağı fabrikası! yukarıda fabrikaya giriş çıkış kartları var.


küçük küçük dükkanlar var dışarıda. eczane, lostra, optik, saatçi. ne çok isterdim eskiden bir guguklu saatim olmasını :)  ve bu tablo. adını figen söyledi ama ben hatırlayamıyorum doğrusu. ben ilkokuldan hatırladım. o da biz göz taraması için bunu hala yapıyoruz öğrencilerimize dedi, gülüştük...

Çarşamba, Eylül 01, 2010

kaçamak!!!

perşembe günü tadeşim'le geleneksel başbaşa  gezimizi yapmak üzere düştük yollara. bu sefer haliç kıyılarına...
muhteşem bir seçim!
rahmi koç müzesi...

gerçekten de öylesine yapılmamış. belli ki titizlikle her ayrıntı düşünülmüş, ince elenip sık dokunmuş. bir kere müzenin konumu olağanüstü. denize sıfır, kocaman manzaraya karşı, inanılmaz. pırıl pırıl bir günde de gidilmişse eğer, şöyle bir çay içmek lazım...





bu kadar antika nasıl toplanır! sadece parayla olacak iş değil. adamlar uğraşmış, araştırmış, bunu iş edinmiş kendine. dekorasyon, yerleşim, ilgi herşey çok iyi. üstelik para da düşünülmemiş; giriş 10 lira, öğretmen ve öğrenciye ücretsiz.
özellikle araba koleksiyonu müthiş diyebilirim. herşey zaman sıralamasına göre yerleştirilmiş, en eskisinden en  gelişmişine..
tıpkı bu nuh'tan kalma bilgisayar gibi. gözlerimize inanamadık, biz de buna benzeyen şeyleri kullandık! müzelik mi olduuuk
nasıl bir ilerlemedir, bir zamanlar insanların rüyalarında göremediklerini biz hayatımızın parçaları yapmışken, kimbilir bizi neler bekliyor, tasavvur edemiyorum!





işte enn bayıldığım kısım. küçücük çocuk bisikletleri, bebek arabaları. aman tanrım, biz şimdi tek elle kapanabilir, tek hareketle açılabilir, hafif, yer kaplamayan, tam yatabilen, bla bla bla.. olsun derken. komik!!!

hele şu atlı olana bittim. bulsam da kuzuma alsam ya...

velesiped (yanlış hatırlamıyorsam)!
 pedal sadece ön tekerleğe bağlı olduğundan daha hızlı gidebilmek için  tekerleği büyütmüşler de büyütmüşler. bol bol kazanın olduğu bir araç halini alınca vazgeçmişler tabi.
bu arada sercan'ın dedesinin bisiklete velespit dediğini bilen (ve bu yüzden bol bol gülen) tadeşimde  velesiped yazısını görünce ampul yanıverdi.

devamı gelecek...

Salı, Ağustos 31, 2010

made in emre (çok mu oldu ne :))

biz cuma gecesi  açılıştaydık. sezen aksu, cırque du soleil, troya, müslüm baba, fatih erkoç, semazen, mehteran takımı hepsi güzeldi. organizasyonda ufak tefek aksaklıklar da vardı tabi, olsun yine de çok eğlendik.
hepsinden önemli olan başka birşey vardı o akşam; sevgiliyle duyulan gurur! böyle kocaman bir projenin altından kalkmış bir ekibin mütevazı şantiye şefini buradan da kutlasam! "aşkımmm seninle gurur duyuyorum" desem!
kendime not: ennnn kısa zamanda troya'ya gidilecek,mutlaka!!!

Çarşamba, Ağustos 25, 2010

lallallallallaaa

orda bir köy var uzakta, o köy bizim köyümüzdür.
gitmesek de, gelmesek de, o köy bizim köyümüzdür.
işte dün tam nannesi bu şarkıyı öğretirken kuzuya, bizimki başlamış dudaklarını büküp salya sümük ağlamaya. şaşıran nanne sormuş;
-n'oldu nannecim, niye ağlıyorsun?
bizimki hıçkırıklarla vermiş cevabı;
-ama o köy çok uzakta!!!
***
akşam da şarkıyı biri söylemeye kalksa gözleri doldu, hüzünlendi. çok hassastır benim kuzum. benim annem şarkısında da az ağlamamıştı;  burada

Salı, Ağustos 24, 2010

köy

işte köyümüz! fikir annesi zeynep, teşekkür!
biz yine gezip tozduk. ramazanda bu resimler de neyin nesi demeyiin, akşama gidin yiyin!